26 Haziran 2012 Salı

H.O.R.S.E : Bird vs. Jordan

Jordan ve Bird, Big Mac için EŞŞEK oynuyorlar.

  


Bir sene sonra tekrar kapışıyorlar. Bu sefer Barkley parazit yapıyor.

Doğum pastası

Bundan 13 ay kadar önce, 2011 Doğu Konferansı Finalleri ilk maçında Taj Gibson, Dwyane Wade’e şöyle hakaret etmişti:



 


O zamandan sonra Miami, Chicago’yu eleyerek Finallere çıktı ama Dallas’a kaybetti, 161 gün süren lockout ve akabinde 66 maçlık kısaltılmış sezon gördü şu ahir ömrümüz. D-Rose ve Noah’ın sakatlıklarıyla tarumar olan Bulls bu sene playoff ilk turunda Philadelphia’ya elendi. Miami ise sezon başındaki en güçlü ve muhtemel rakibinin ilk turda elenmesiyle ve tabi Kral’ın süpersonik oyunuyla Finallere geldi ve OKC’yi eleyerek nihayet  tünelin sonundaki ışığı gördü. Wade ise ikinci yüzüğünü takarken bir Bulls taraftarı 13 ay önce olanları unutmamıştı henüz.


Chicago’da TipsyCake adlı bir kek dükkanının sahibi Floyd Johnson, arkadaşı ve müşterisi olan Taj Gibson adına 27.yaş günü sebebine aşağıdaki pastayı yapmış. Allah bir akıl versin diyerek yine de şeklen hoş olmuş diyorum.  Wade biraz daha önde olaymış...


24 Haziran 2012 Pazar

Sezon biter, dağılın


Bill Russell 1969’da son şampiyonluğunu kazandığında artık basketbolun sırrını kaynağından kana kana içmiş, 11 şampiyonluk kazanmış, SPOR TARİHİNİN gelmiş geçmiş en büyük “winner”ı ünvanıyla emekliye ayrılmıştı. Son şampiyonluğunda soyunma odasında ABC’den Jack Twyman ile röportaj yapacaktı. Muhabir soru bile olmayan dandik cümlelerle başladı röportaja: “Evet Bill, bu senin için önemli bir galibiyet olmalı…”

Russel cevap vermeye başladı:  “Jack…

Kelimelerin geri kalanı boğazında düğümlendi. Hislerini anlatabilmek için bir yol arıyor, ama bulamıyordu. En sonunda birkaç saniyeliğine durdu. Gözyaşları geldi gelecek. Yanlızca o ânın altında ezilen bir adam. Sporda ulaşabilecek en üst mertebeye ulaşmış bir adam; ter, acı ve şampanyanın mükemmel bir karışımına bulanmış, olan biten her şey için yıkık dökük bir şükran duygusuyla dolmuş biri. Tabi bütün bunları çetrefilli engelleri aşarak gelmiş bir efsaneydi Russell.


Bütün bunları niye anlattım diyorsunuz. Basketbolcular şampiyon olmadan evvel büyük acılar çekmişlerse yüzüğün değerini daha iyi anlıyorlar. Lebron’un da kendi payına düşen acı ve nefreti fazlasıyla yaşadığı malum. Zaten bu sene hedefe nasıl odaklandığını şu cümlelerinde net anlaşılıyor:

“Last year, I played with hate. That’s not the way I play. I play a lot of love this year.”

9 sene boyunca kaybede kaybede kazanmayı öğrenmişti artık. 9 sene boyunca hem tarihteki en all-around basketbolculardan, hem de en az bencil süper yıldızlardan birinin yaptığı yüzlerce hatayı görüp, hakkında binlerce makale, milyonlarca haber, milyarlarca espri, trilyonlarca cartcurt okuduk. Ve nihayet, tam 9 sene sonra, hayatımızda ilk kez LeBron için o tılsımlı kelimeyi söyleme şansına sahibiz artık: ŞAMPİYON. Yeteneklerinin Güney Sahili’ne taşındığından beri hepimiz bunu geleceğini biliyorduk. Ama yanlızca bir NBA şampiyonluğunu elde etmenin bile ne kadar zor olduğunu Zach Lowe abimiz şöyle dile getirdi:

“Kanıtları on yıllara yayılan bir gerçekle karşı karşıyayız: Tek bir NBA şampiyonluğu kazanmak bile ölesiye zor. Üstelik şans, sağlık, matchup ve yeteneğin mükemmel bir kombinasyonu gerekli. Mesela Mavericks. 10 sene boyunca Nowitzki'yle, yani gelmiş geçmiş en büyük 25-30 oyuncudan biriyle oynamalarına rağmen geçen seneye dek yüzük kazanamamışlardı. Keza Garnett. Kariyeri boyunca kaç kere kupayı kaldırbildi: Bir. Üstelik gelmiş geçmiş en iyi 3'lükçü(Ray Allen) ve döneminin en büyük clutch oyuncularından biriyle(Paul Pierce) ittifak kurana dek Finaller'e bile yükselememişti Garnett.”

Tabi Lebron yüzüğe uzanınca yazılı ve yazısız medyada bir devir kapanmış oldu böylece. En azından bir süre LeBron yüzük kazanamadığı için dalga konusu olmayacak artık. Yine de Miami şampiyon olduktan sonra New York Post’un başlığı şöyleydi:


Son iki aydır twitter hesabını aktif kullanmamasına rağmen şampiyon olduktan sonra tweet atınca binlerce insanın kendisine karşı olan nefretinin hala sönmediği aşikar.

Tebrikler LeBron ama unutma Delonte anneni ...ti, Kobe'nin 4 fazla şampiyonluğu var ve Cleveland hala senden nefret ediyor.

Gelelim bu başarıyı nasıl kazandığına: Geçen sene  Lebron Dallas’a karşı Final serisinde sahada kaldığı vakit verimliliği yani +/- indeksi  -36’ydı. Bu sene ise OKC’ye karşı +31. Oyunun her alanını domine ettiğini OKC’ye karşı oynadığı şu finaldeki  5 maçın ikisinde triple-double yapmasıyla anlıyoruz.[1] 2011 Finalleri'nde boyalı alandan yalnızca 8,5 sayı bulmuştu; bu seneyse 17,5 ortalamaya ulaştı. Pota altında cirit atıyor, sürekli faul alıyordu (2011 Finalleri'nde maç başı 4 faul alabilmiş, Thunder'a karşı 7,2). Post oyununu geliştirdiği yetmezmiş gibi karşı karşıya olduğumuz vakanın bir başka korkunç boyutu da LeBron’un ligdeki en iyi 4-5 pasörden biri oluşuydu. Zaten Finaller Tarihi’nde hem sayı, hem ribaunt, hem asist departmanlarında takımının liderliğini üstlenen üçüncü isim oldu: Diğer ikisi Duncan ve Magic’ti. 

Öte yandan  Miami Heat, NBA tarihinde arka arkaya oynadığı 3 seride geriye düşüp şampiyonluğu kazanan ilk takım oldu (1-2 Indiana, 2-3 Boston, 0-1 OKC). Hatta maç sonrası NBA TV’de Barkley ve Shaq ile bu konu üzerinde durdular:

“ Barkley: İki hafta önce insanlar sizin Indiana'ya kaybedeceğinizi düşünüyordu. Celtics'e karşı 5. maçı kaybettiğinizde iyice şaşırmışlardı. Son 2 haftada olayların tersine dönmüş olması inanılmaz.
Wade: New York'u unutma, New York'a karşı da kaybedebileceğimizi söylemişlerdi.

LeBron: O serinin zor geçeceğini söylemişlerdi.

Barkley: Basketboldan anlayan hiçkimse böyle bir şey söylemedi.” Asddfgasdgh

Miami’nin şampiyon olmasında üçlük ortalamasının da payını vermek gerek. Normalde OKC ve Miami normal sezonda %36’larda üçlük atarken, Final serisinde Miami %43’e zıpladı, OKC %30,5’a düştü. Shane Battier 5 maçta akıllara zarar üçlük yüzdesiyle (15-26 ile %58), Mike Miller da son maçta 8’de 7 üçlükle oynadı (OHAA!). Bugüne kadar NBA Finalleri’nde bunu 3 isim başarabilmiş:

Scottie Pippen 1997’de Utah finalinde ve
Ray Allen 2010’da Lakers finalinde. Zaten finallerde bir maçta en fazla üçlük atma rekorunun da sahibi de Ray-Ray. Tam 8 üçlük!


Wade’in de “Bu takım LeBron’un takımı. Bizler onun liderliğinde ilerliyoruz” lafı çok önemliydi.  Her ne sebeple olursa olsun kendi rolünü küçültmeyi ve takımın başarısı için geri planda kalmayı kabul etti. Hatta LeBron'u bizzat yüreklendirdi. Bir süper yıldız için kariyeri boyunca karşılaşabileceği en zor karar olsa gerek. Üstelik karakterinde garip değişiklikler meydana geldi son 2-3 senede. Oyunculara sataşıyor, röportajlarda rakiplere lâf atıyor... Gerektiğinde takımın kötü adamı olma rolünü sırf Lebron’un üzerinde baskı azalsın diye üstlendi. 

Unutmadan Bosh E.T.’sinin şampiyonluk kutlaması:


Miami cephesini noktalamadan kapitalizmin geldiği son noktaya atıfta bulunmak istiyorum. Muhtemelen daha Finaller başlamadan önce Nike, Lebron’a özel bir klip yaptı. LeBron’un liseden çıkışıyla birlikte 100 milyon dolarlık anlaşma imzalamasının ardından senelerdir Nike’ın bayrak adamı olarak Lebron gösterildi ve tüm yatırımlarının merkezine onu oturttu. Nitekim bu şampiyonluğa fanatik bir Miami’liden çok, Nike’ın sevindiğine eminim. Artık çekecekleri yüzlerce reklamla eşşeğin bir taraflarına su kaçırabilirler. Nasıl olsa yatırımlarının karşılığını aldılar ve alacaklar da. 


Sahne LeBron’un draft edildiği günden Sacramento’daki ilk maçına uzanıyor. Sonra sırasıyla kariyerindeki dönüm noktaları gösterilmiş: 2007’de Detroit 5.maçında takımının son 30 sayısının 29’unu attığı efsanevi maç,  Spurs’e elendikleri Final serisi –ki ömrü hayatımda gördüğüm en bayık Final serisidir- , Hido’nun basketinin ardından gönderdiği manyak ötesi üçlük, MVP ödülleri, Nowitzki vs. Hele şükür 2012 Finalleri.

Şampiyona aslan payını ayırdıktan sonra gelgelelim Thunder cephesine.  Batı yakasından çıkarken sırasıyla geçen sezonun şampiyonu Dallas’ı, L.A. Lakers ve bu sezonun şampiyonluk adaylarından San Antonio’yu eleyerek zaten yakın gelecekte gelmesini beklediğimiz bu başarının biraz daha erken gelişini görünce sevindik. Ancak özellikle de NBA'in en değerli altıncı adamı seçilen James Harden'ın NBA finallerinde kaybolup gitmesinin de katkısıyla şampiyonluk ellerinin arasından kayıp giderken, Thunder da beklentilerden uzak kaldı. Buna rağmen Thunder takımı Oklahoma City'e döndüğünde hava limanında 4000 taraftar onları bekliyordu. Westbrook  çılgın bir seri geçirdi (Seri boyunca Durant’ten fazla şut kullandı o derece). Serinin 4.maçında 43 sayı, 7 ribaunt, 5 asistle ile patladı. Ama kariyerinin en iyi maçında hücum süresinin bitmek üzere olduğunu farketmedi ve faul yaparak takımının galibiyetini baltaladı.


Durant ise kendi pozisyonunda oynadığı Lebron’la savunmada boğuşurken hücumda yeterince top alamadı. Tabi burda LeBron’un savunması da müthişti. Önümüzdeki 5-6 sene LeBron’la eşleşmek istiyorsa muhakkak kuvvetlenmesi lazım. Asla bir Hulk Hogan ya da Lebron olamayacak fiziken ama fiziksel gelişimini tamamlayamadığı aşikar. Yine de iyi bir seri geçirdi. Maç sonunda ailesine sarılıp ağlaması bana 2001 Finalleri’ndeki Iverson’ı hatırlattı. Seneye daha güçlü olacağı ve küllerinden doğacağını görür gibiyim.

Durant vs. LeBron eşleşmesini daha çok göreceğiz. Pat Riley de maç sonunda söylediği gibi, Thunder ve Heat’in tekrar karşılaşması kaçınılmaz.

Diğer taraftan bu sene Harden ve Ibaka free-agent oluyor. Her iki oyuncunun da ciddi kontratları hak ettiği malum. Ancak Harden’a parayla ilgili sorular sorulduğunda şöyle cevap verdi:


Scott Brooks’a da birkaç kelam etmeden geçmeyelim. Kendisinin iyi bir koç olmadığı malum. Ama sanki giderek pişiyor ve o da takımın genç çekirdeği gibi yıllar geçtikçe olgulaşıyor. Son maçta aldığı son mola ense tüylerimde ürperti oluşturdu:

“Bu sene hedefimize ulaşamadık. Daha çok işimiz var, ama kafanızı dik tutmamanız için hiç bir sebep yok. Bu yaz daha çok çalışacaksınız, daha iyi olacaksınız, çünkü bu kulübün esasında bu var. Biz birbirmizi için oynuyoruz, bir birbirimize destek oluyoruz, bir aile olarak birlikte hareket ediyoruz. Bir şey daha eklemek istiyorum. Birazdan bu maç bittiğinde onlara şampiyon muamelesi yapacağız. Hepimiz gideceğiz ellerini sıkacağız ve onları tebrik edeceğiz Onlar bu şampiyonluğu hak ettiler.



Ve son olarak hayatımın en uzun postunu bitirmeden Cleveland’ın hala içindeki kuyruk acısından bahsedeyim. Ohio'daki WEWS-tv'nin hava durumu sunucusu Heat ve Thunder kelimelerinden bahsetmeksizin işini yapmaya çalışıyor:


İyisiyle kötüsüyle bir sezon geride kaldı. Lokavt sezonunun şampiyonu Miami günlerce konuşulacak. Biz şu sıra basketbolsuz kalırken, Olimpiyatların geldiğine şükredeceğiz.


[1] Finaller Tarihi’nde en az 2 kere triple double yapan 7. isim olmuş: Bob Cousy, Russell, Wilt, Walt Frazier, Magic, Bird. LeBron'un defalarca baskı altında ezildiğini düşününce seriyi bitirme maçında triple-double yapması daha da ön plana çıkıyor. Bugüne dek 5 isim böyle bir başarıya imza atmış: Duncan, Worthy, Magic, Bird, LeBron.

23 Haziran 2012 Cumartesi

'Pistol' Pete Maravich


Bu aralar feci şekilde nostaljiye sarmışken bir daha bu modu yakalayamam gayesiyle birkaç efsaneden bahsedeyim istiyorum. Yoksa yemişim Lebron’un şampiyonluğunu (yok yok ona da sıra gelecek). Pete  Maravich 1970-1980 arası NBA’de oynamış nev-i şahsına münhasır bir basketbolcu. Topa hükmetme, pas kabiliyeti, kafa fake’lerinin yanısıra parke dışında bile kendini sevdirmişti. Bir de Pete Maravich NBA’deki en süper saçlara sahipmiş:


Detaya inmeden şöyle söyleyeyim : Zamanın Steve Nash’i veya Nash günümüzün Maravich’i. Tabi biz yetişemediğimiz için ordan burdan izlediğimiz maçlarla kendisine dikkat çektirdi. Mükemmel hayalgücünü ve sihirli ellerini hayranlıkla izletmiş o yıllardaki basketbolseverlere.


Gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri mi? Bana göre ilk 50’ye zor girer.[1] Maçlarını izledikten sonra özel olarak saygı duyduğum bir adamı ilk 50’ye alamadım maalesef. Hatta şimdi farkettim; sevdiğim oyuncuların çoğu tarihin dokunulmazlık zırhına sahip, aşmış oyuncular listesinde değil. Ben NBA’i T-Mac’le sevdim. Aldığım ilk formanın üstünde 1 yazıyor. Ama asla gelmiş geçmiş en iyi shooting gard’lar listesine alamam. 

Demek istediğim Pistol lakabını alan  bu şahsiyet oyuna kattıklarıyla tıpkı Irving, Magic&Bird, Jordan gibi basketbolun çehresini değiştiren adımlardan birini atmıştır zamanında. Dr J. Müthiş atletizmiyle yeni bir basketbolcu profili icat etti. Clyde Drexler, Michael Jordan, Kobe Bryant, Dwyane Wade… Hepsi Dr J.’in açtığı yoldan gittiler. Atletik yeteneklerini bu oyuncu profiline  kanalize ettiler ve sonunda hepsi Irving’den daha iyi bir şutöre dönüştü. Magic ve Bird ise insanlığı şut atıp süper paslar verebilen forvetler ve pas yeteneği aşmış uzun oyun kurucularla tanıştırdı. 60’lara dek beyazların hakim olduğu NBA, olağanüstü Afro-Amerikan basketbolcu akınına direnemedi ve 60’ların ikinci yarısından itibaren siyah oyuncular hakim oldu. 70’lerde Amerikalılar’ın NBA’e gösterdikleri ilgi iyice yok oldu. Artık hiç kimse “esrar çeken bir grup zenci” izlemek istemiyordu. Magic ve Bird bu sırada sahneye çıkıp bizim şu an en popüler organizasyonu izlememize yol açan sebepten mahrum bırakmadı. Biri beyaz, biri siyahtı; biri Celtic, diğeri Laker’dı. Hem reyting rekorları kıran kolej ligi finalinde karşılaştılar, hem aynı izleyici kitlesini NBA Finalleri’ne taşıdılar, hem de Dream Team’de son demlerini yaşayarak tüm Dünya’ya basketbolu sevdirdiler. Onlardan sonra Jordan’ın gelişiyle lig bir daha arkasına bakmadı ve bugünkü milyarlarca dolarlık organizasyona dönüştü.

Pistol Pete’in bu dönemlerin en başında sahne aldığını ve basketbolu renklendirdiğini söyleyebiliriz. Ters tarafa bakarken verdiği paslar, bacak arasında veya sırtın arkasında verdiği asistler, fantastik turnikeler… 24 sene önce 41 yaşında öldü ama eğlenceli karakteri ve basketbol tarzıyla hala NBA severlerin ilgisini çekiyor. 

Eski kayıtları izledikçe şimdiki Nash’i, Rondo’yu görür oldum. Kendine özgü şut atış tarzı ona ‘Pistol’ lakabını kazandırdı. Kariyerinin en verimli yıllarını geçirdiği New Orleans/Utah Jazz organizasyonu tarafından 7 numaralı forması emekliye ayrıldı. Böyle anlatınca hiç olmadı zaten. En iyisi izlemek:



[1] Çok uğraştım ama ilk 50’ye sokamadım. Çünkü hiç şampiyon olamadı. Tabi takımları çok güçlü değildi fakat sadece kariyerinin son senesinde playoff ilk turunu geçebildi (Bir nevi T-Mac vakası). Hiç MVP olamadı (1976-77’de 31-5-5 istatistiğiyle oynadı ama MVP Kareem oldu.

17 Haziran 2012 Pazar

Stockton'ı tanıyamamak


Efenim malum geçenlerde çıkan NBA TV’nin 20.yılına özel olarak yayınladığı başyapıt  Dream Team belgeselinden bahsetmiştim. Hala izlemeyen varsa buradan buyursun. Belgesel Dream Team’in rakiplerini bilmem kaç farkla ezerek geçtiği maçları değil de büyük çoğunluğunda halı altında, daha önce görülmemiş hikayeleri barındırıyor.

İşte o küçük anılardan birinin kahramanı da John Stockton. Kendisi gelmiş geçmiş en büyük oyun kurucu olması yetmezmiş gibi bir de öylesine mütevazı bir şahsiyet. Karakterli sporcuların her zaman bende yeri ayrıdır. Olayın ironisi ayrı bir yana, Stockton’ın gösterdiği  duruş takdir-e şayan.

Bir gün takım otobüste eskortla giderken trafiğe takılır. Dakikalarca bekledikten sonra Stockton, ailesini de alarak otobüsten iner. Takım arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında Barcelona’nın ünlü La Rambla[1] caddesine elinde kamera, karısı ve çocuklarıyla akar.  Yürüyor ama kendisini kimse farketmiyordu. En sonunda sokaktan geçenlerle sohbet etmeye çalışır. Nerelisin, Dream Team’i izliyor musun sorularına rağmen kimse tanımıyordu. En son Dream Team t-shirt’ü giymiş bir bayanla konuştu. T-shirt’te tüm oyuncuların resmi de vardı. Kadın heyecanlı bir şekilde Stockton’la konuşurken takımdaki her oyuncudan bahsediyordu. Karşısındaki adamın kim olduğuna dair bir fikri bile yoktu. Sonunda oyunu Stockton’ın büyük oğlu Houston bozdu. Kadının üstündeki t-shirt’te babasının resmini görünce “That’s our dad” dedi ve kadın yarı heyecanlı yarı utanmış halde “You’re a player of the team?” diye sordu… 

John Stockton’ı tanıyamamak işte böyle bir şey. Sonuçta yanından geçerken kim ‘NBA tarihinin en çok asist ve top çalan adamı’ der ki?[2] Bu güzel adamın ne yazık ki 19 yıllık kariyerinde bir şampiyonluğu bile olamadı. Varsın olmasın.



[2]  Stockton bu kategorilerde yanına yaklaşılmayacak derecede istatistiklere sahip. 15,806  asist ve 3,265 top çalmayla tüm zamanların en çok asist ve top çalma yapan oyuncusu. Kendisinden sonra gelen Jason Kidd’in 40 yaşında hala oynamasına rağmen 11,842 asisti ve 2,559 top çalması var.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Final Countdown


NBA Finalleri yazın başladığını, okul döneminin bittiğini, yıllık izinin yaklaştığı müjdesini, kısacası iyi veya kötü bir senenin sonunda bize sunulan bir armağanı simgeler. Hatta benim ruhuma bu oyunun kıvılcımını düşüren de ilk izlediğim NBA maçı olan 1998 Chicago-Utah finali serisi oldu. O günden bugüne olan 13 NBA Finali’nin 9’unu Lakers ve Spurs, geri kalan 4'ünü de Miami, Detroit, Boston ve Dallas kazandı. Hatta son 32 senede şampiyonluk sadece 9 takım arasında paylaşıldı. 

Bu rakamlar bile şampiyonluğa uzanmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Hatta Finallere yükselebilmek bile bir başarı çoğu takım için. Çünkü bu seneyle birlikte son 10 yılda toplam 9 takım çıkabildi Finallere.  Yılın bu dönemlerinde 28 takım gelecek sezonun planlamasına başlamışken bunlardan daha iyi olan iki takım, amblemlerini  salonlarının gönderine çekebilmek için kıyasıya mücadeleye tutuşuyorlar.  

Bu seneki finalde Oklahoma ve Miami diğer takımlardan iyi mi kötü mü tartışılıyor ama bence ikisi de çoktan haketmişti burada olmayı. Batıda San Antonio Duncan’la son demlerinde bir şampiyonluğa daha uzanmaya çalışrken Thunder’a elenip kalpleri kırdı. Doğuda ise Miami, Rose’un devrilişiyle açık ara en iyi takımdı zaten. 


Oklahoma’dan başlayalım. 3 sene önce 2008-2009 yılında sadece %28 galibiyet yüzdesiyle ligi bitirdiler (Kevin Durant Thunder formasıyla ilk yılı, NBA’de ikinci yılıydı. Çaylak yılını Seattle formasıyla geçirdi). O yıldan sonra Thunder’ın genç kadrosunun önlenemez yükselişi (En fazla süre alan 4 oyuncusunun – Durant, Westbrook, Harden, Ibaka – yaşları 23 ve daha az) bir dizi senaryo ve kaderle ancak açıklanabilir.


Bu senaryolara bir göz atalım. Bir önceki sezonu Thunder gibi %28’den daha kötü galibiyetle bitirip 3 sene içinde Finallere çıkmayı başaran tek takım 1994-95 Orlando Magic’ti (%25,6). Ama Magic 92 ve 93’te üst üste draftta birinci sıradan seçerek Shaq ve Penny Hardaway’le bunu başardı. Thunder ise 2007’de 2.sıra (Durant), 2008’de 4.sıra (Westbrook) ve 2009’da 3.sıradan (Harden) seçim hakkına sahipti. İşte burada takımların kaderini değişiren kişi olan genel menejerler ve biraz da draft şansı devreye giriyor. Kötü bir GM örneği verirsek 2009’da 5.sıradan seçtiği Kevin Love’ı  draft gecesi 3.sıra seçimiyle(O.J. Mayo) Minnesota’yla takas eden Memphis GM’i Chris Wallace.[1] İyi bir örnek ise Thunder GM’i Sam Presti. Kendisi zamanında San Antonio’da Popovich’le çalışmış, yukarıda saydığım bugünün Thunder kadrosunun şekillenmesinde tüm draft seçimlerinin altında imzası olan adamdır. Durant ve Westbrook’u ve Harden’ı seçen Presti’nin Ibaka’da şans yüzüne güldü. 2008’de zamanında Phoenix’ten seçim hakkını aldığı 24.sırayla Ibaka’yı seçti ve günümüz OKC’si oluştu.
Nitekim önümüzdeki 10 senenin tahtına sahip olacak veya taht adayı olacak takım artık belli: OKC Thunder. 1990’larda Bulls, 2000’lerde Lakers ve Spurs hegamonyası izlerken 2010’larda Oklahoma’yı izleyeceğiz.

Ibaka
Durant ve Westbrook

Gelelim Miami’ye. ESPN geçen gün bir anket yaptı: Kimin şampiyon olmasını istersiniz? Heat mi, Thunder mı? Anket sonucunda sadece iki eyalet Miami’nin kazanmasını istiyor: Florida ve Washington[2]. Seattle’a yeni salon yapılmadığı için takım sahipleri takımı Oklahoma’ya taşımış ve Supersonics tarih olmuştu. Seattle halkı da şu anki Thunder kadrosunu kendilerinden çalan şehrin şampiyon olmasını doğal olarak istemiyorlar. Üstelik seneye NBA’de bir Seattle takımı olmazsa mahkeme gereği Thunder’ın sahipleri Seattle’a 30 milyon $ tazminat ödeyecek. Ne kadar para gelirse gelsin Washington/Seattle halkı hala Supersonics’in kendilerinden çalındığını düşünüyor. Bir de işin Lebron boyutu var. Bu sene kendini aşarak oyununu arş-ı ala’ya yükselten Lebron’a Dünya’nın yarısından fazlasının kin tuttuğunu düşünüyorum. Adam ağzıyla kuş tutsa 2009’da Cleveland formasıyla playoff’ta Celtics’le oynadığı ve kaybettiği 6.maçla[3] ve 2010 yazındaki “The Decision” adlı programla tüm Dünya’ya Miami’ye gittiğini açıklamasıyla anılacak. Ve bir de unutmadan bununla.  Belki de 2 senedir ilk defa kötü çocuk rolünü kabul edip, negatif enerjiyle beslendiğini görüyoruz. Tamamıyla belgesellerdeki 1 dakika sonra fareyi gırtlağından geçirecek olan yılanlara benziyor. Kararlı ve hedefe odaklı. Daha önce de bahsetmiştim. Gülmüyor, trash-talk yapmıyor (ki zaten pek yapmaz), basketlere sevinmiyor. Aşağıdaki resim geçen hafta Boston’ı yendikleri 7.maç sonu yegane gülümsediği 10 saniyelik sekanstan bir kare.


Diğer taraftan herkesin 2007’den beri beklediği Kobe-Lebron düellosu bir türlü gerçekleşemedi. Hatta bu sene Chicago’nun Finale çıkacağı, Rose vs Durant eşleşmesini  izleyeceğimiz konuşuluyordu. Fakat 2 senedir Durant vs. Lebron herkesin hayalini süslüyor. 

Tıfıl Lebron ve Durant

Bu sene de yazın bir ara beraber çalıştılar hatta:


Velhasıl iki takım da, takımlardaki yıldızlar da kariyerlerinin zirvesindeler. Şu an 1-1 olan seride tahmin vermek istemiyorum. Bu playoff’lar başladığından beri güzel basketbol oynayan ve kazanmasını istediğim takımlar üzerindeki lanetim devam ediyor çünkü.


[1] Bu zat-ı muhterem hatırlarsınız Pau Gasol’ü Lakers’a bir hiç pahasına verip Lakers’ın 3 sene üst üste final oynamasını sağlamış, 2009’da “Geleceğin Olajuwon’unu buldum” diyerek 2.sıradan Hasheem Thabeet’i seçmişti. Tarihin gördüğü en başarısız GM’lerden biridir kendisi. 

[2] Bu Washington, başkent olan değil. Seattle’daki Washington.

[3] O maçta kötü oyunuyla takımı sattığı ve kafasında Cleveland kariyerini bitirdiği, maç sonunda soyunma odasına giderken formasını çıkarttığı hala tartışılır durur.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Belgesel kuşağında bugün


Dream Team denince akla neler geliyor? NBA oyuncularından kurulu ilk Amerikan basketbol takımı[1], spor tarihinde bir araya gelen en büyük ekip, imza alabilmek için sıraya giren rakip basketbolcular, mağlubiyeti kabullenmiş koçlar, şaşkınlık ve heyecana dayanamayıp aptallaşan seyirciler, maç başına 44 sayı fark atan ve basketbolu tam anlamıyla küreselleştiren bir takım[2]...


Takıma gelirsek: Başta bir nerd olarak Jordan. Arkasından, her hâlükârda top 7'ye almamız gereken iki veteran geliyor: Magic&Bird. Magic'in yedeği, lig tarihinin en çok asist yapan oyuncusu: Stockton. Yanlarına gelmiş geçmiş en büyük forvetlerden 3'ünü ekleyin: Barkley, Karl Malone, Pippen. Sürprizlerimiz henüz bitmedi! Lig tarihinin en acayip şutörlerinden Chris Mullin. Ellerini kollarını sallaya sallaya ilk 50'ye giren iki pivot: Robinson ve Ewing. En büyük 10 şutör guard'dan biri olan Clyde Drexler. Unutmadan, saydığım isimlerin tamamı Hall of Fame üyesi. Bir de şöyle anlatayım: 116 kere all-star, 15 kere MVP, 23 kere şampiyon...

Bugün itibariyle Dream Team’i konu alan bir belgesel yayınlanacak. Oyüzden 13 Haziran 2012’yi bir yerlere not edin. Dillere destan olmuş basketbolcuların emsalsiz başarılarından bahsedecekler. Fakat belgeseli ilginç kılan aldıkları galibiyetler değil, her zaman bahsedilen ama asla seyretme şansına erişemediğimiz iki maç. 

1. Kolej Çocukları Dream Team'i Mağlup Ediyor
Rüya Takım'ın kaybettiği tek maç. Karşılarında bir grup yetenekli üniversite öğrencisi var: Grant Hill, Allan Houston, Rodney Rogers, Chris Webber, Jamal Mashburn, Penny Hardaway... Tabii babaların beraber oynamaya henüz alışmadıkları, antrenman maçını pek umursamadıkları aşikar. Üstelik karşılarında yürüyen efsaneleri gören gençlerin nasıl motive olduklarını hayal edin. Charles Barkley ilk gün kendilerini zorlamadıklarını, Grant Hill'in ise maçı kaydetmekle meşgul olduğunu söylüyor mesela.

Zaten ertesi gün 50+ sayı fark atmış Dream Team. Kolejliler ikinci molayı aldıklarında skorun ne olduğunu söylesem yeter: 22-1. Allan Houston ilk maçı kazanınca gaza gelip göğsünü yumruklayarak kutlama yaptığı için Jordan : "Şu çocuğu bana bırakın" demiş. Houston ikinci maçta basket atma şansı bulamamış.

2. Magic vs Jordan
Benim esas merak ettiğim olay bu zaten. Majesteleri'nin hayatı boyunca oynamaktan en çok zevk aldığı maçmış (Antrenman maçı ama böylesine rekabetçi oyuncuların basketboldan zevk almaları için işlerin ciddiye binmesi lazım). Jordan'ın takımı (Pippen, Bird, Karl Malone, Ewing), Magic'in takımını (Mullin, Barkley, Robinson) 40-36 mağlup etmiş.

Velhasıl, NBA TV bu akşam 90 dakikalık bu belgeseli yayınlayacak. Daha önce bölük pörçük karelerle Dream Team anlatıldı. Ancak NBA Entertainment kameraları ilk kez kamera arkalarıyla (behind the scenes) bu şahaseri ortaya koyacak. Tam arşivlik. Ne yapın edin en geç bir hafta sonra nete düşeceği için, önce indirin sonra  flash belleğinizin en güzide noktasında saklayın ve 10 sene sonra çocuğunuza izletin.



[1] FIBA 89’da Olimpiyatlara profesyonel oyuncuların katılımını sağlamadan önce, Amerikan basketbol takımı bundan önceki tüm Olimpiyatlara kolej oyuncularından kurulu kadrolarla katılmıştır.

[2] Barcelona’da düzenlenen Olimpiyatlar’ın İspanya’nın şu anki profesyonel spor dallarında en az bir ‘top class’ sporcusunun yetişmesinde temellerini attığı söylenir. (Rafael Nadal, Fernando Alonso, Pau Gasol…)

12 Haziran 2012 Salı

The Shrug


NBA Finallerine girdiğimiz şu günlerde bir Vintage yapmak istedi paşa gönlüm. Kameralarımızı bugünden tam 20 sene önceye sarıyoruz. 1992 Finalleri Bulls vs Portland veya “Air” Jordan vs Clyde “The Glyde” Drexler. Ne derseniz deyin neler olduğunu hatırlamayanlar için amme hizmeti yapıyorum, hazırlıklı olun.

1984. Blazers, draft'e ikinci sıradan giriyor. Bir sene önce Drexler'ı aldıkları için uzun oyuncu arıyorlar. Jordan yerine Sam Bowie'yi tercih edip (Epic Fail!) lig tarihinin çehresini, kaderini, gelmişini, geçmişini değiştiriyorlar...


O günden beri Jordan'ın Blazers'la iyi geçinmediğini, daha karşılaştıkları ilk maçta 30 sayı attığını biliyoruz. Şimdi de saatlerimizi 8 sene ileri alıyoruz ve 92 yılına gidiyoruz. 1992 MVP oylamasında Jordan birinci oldu; Drexler ise ikinci. Gazeteler Clyde the Glide'ın “Batı'daki Jordan” olduğunu yazıyor, eğer ikisi birbirlerini dengelerse Blazers'ın şampiyonluğa ulaşabileceğini söylüyordu. Jordan'ın astral seviyede bir rekabetçi olduğunu göstemek için daha elverişli bir ortam bulunamazdı (Öyle böyle değil. Adam sosyopatik seviyede bir winner ve kaybetmeyi hazmedemeyen cinsten).

Birbirlerine benzetilen, üstelik aynı pozisyonda oynayan iki basketbolcunun Finaller'de karşılaşması... (Tıpkı şimdiki final serisinde Lebron ve Durant gibi) Hall of Fame'e girecek iki oyuncuyu kıyaslamak için daha eğlenceli bir yöntem düşünülebilir mi? Jordan vs Drexler tartışması Finaller başladıktan yalnızca ve yalnızca birkaç saat sonra ebediyen tarihin derinliklerine gömüdü.[1] Bundan sonrasını üstat Bill Simmons’a bırakıyorum. Kendisi daha önce de bahsettiğim “The Book of Basketball” adlı basketbolun üzerine yazılmış en iyi kitabın yazarıdır:

*****
İnsanların dilinden düşmeyen bir tartışma vardı: Jordan mı Drexler mı? Üstelik Finaller öncesi Portland, "3'lüklere izin vermek" gibi bir plan yapıp[2], oyun stratejilerini medyayla paylaşacak kadar aptalca bir eylemde bulunmuştu(Portland koçu Rick Adelman’dan bahsediyor). Tüm bunlar, çığlık atan bir çocuğu teriyaki sosuna bulayıp, azdırılmış bir rottweiler'ın karşısına çıkarmaya benziyor, değil mi? Farkında değildik ama Clyde Drexler, ulusal televizyonda atletik olarak sodomize edilmek üzereydi. Portland maçın başında öne geçti: 17-9. İlk çeyreğin bitimine 6 dakika kala, Chicago tribünleri maçın içine girememişti henüz. Sonraki 17 dakikalık sekans şöyle vuku buldu:

MJ for 3... MJ 2+1... MJ for 3... MJ for 3... MJ for 2... MJ for 2...

İlk çeyrek bittiğinde 18 sayısı olan Jordan dinlenmek için kenara gelirken Blazers 33-30 önde... Skor 45-44'ken MJ tekrar maça giriyor...

MJ 2... MJ 3... MJ top çalma+2... MJ 2... MJ 3... MJ takip smacı... Drexler'dan airball... MJ 3+ ve silkilen omuzlar…

İşte tarihe geçen “Ne yapıyım aga, yapacak birşey yok” yani orjinal adıyla “The Shrug” Game…


Portland'ın ikinci çeyrekteki 3. molası... Chicago 66-Portland 49... Drexler'ın 8 sayısına karşılık Jordan ilk yarıda 35 sayı atıp 6 üçlükle playoff'lar 3'lük rekorunu kırıyor... Evet, bu olay gerçekten yaşandı.

(Bence tamamını izleyip duygu yoğunluğunu tavana vurun ama yok ben The Shrug’ı izlemek istiyorum derseniz videoyu 6.26’ya alın)


Bir ay sonra Drexler ve Jordan Dream Team'de bir araya geldiler. Ülkede Jordan vs Drexler tartışmasını kafasında tam olarak bitirememiş tek insan vardı: MJ. Antrenmanlarda sürekli Drexler'a yüklenip Finaller hakkında trash talk yaptığı için Magic Johnson, Jordan'la konuşmaya karar verdi: "Clyde'a bu kadar yüklenme ki Olimpiyatlar öncesi özgüveni sarsılmasın." Jordan'ın ağırdan almaya başlamasına rağmen psikolojik hasar oluşmuştu artık. Sonraki iki sene Drexler'ın istatistikleri 19-6-5'e dek düşecek, 85-92 arasında .49 olan yüzdesi 93-94 senelerinde .43'e gerileyecekti.[3] Tabii Blazers'ın üst üste playoff ilk turunda elendiğini de unutmayalım.

Drexler'ın yaşadığı fetret devrinin sorumlusu Jordan mı? 30 yaşına gelmiş bir basketbolcunun top 5'ten "taş çatlasa all-star" seviyesine düşmesine anlam vermek kolay değil. Bir yıldızın, başka bir yıldızın kariyerini pek çok farklı yollardan böylesine kötü etkilediğine pek şahit olmadık. Hatta Drexler en sonunda dağın zirvesine ulaşıp şampiyonluk kazandığında bile (1995 Houston Rockets ile) Jordan baseball'dan yeni dönmüş ve Finaller'e ulaşamamış olacaktı. Eğer tam olarak ısınmamış Jordan'ın sürüklediği Bulls, Finaller'e gelip Rockets'a yenilse, Drexler ancak intikamını almış olacaktı belki de. Fakat bugün bile Rockets'ın kazandığı iki şampiyonlukta en büyük etken olarak Jordan'ın basketbola ara vermesi gösteriliyor. Drexler'ın yüzüğünde bile Jordan'ın gölgesi parlıyor. Off bee…




[2] Jordan o sene %27 ile üçlük atıyordu ve maç boyunca ona zone savunma yaptılar. Bedelini de ödediler haliyle.

[3] Bir oyuncunun %49’dan %43’e düşmesi çok büyük bir olay. Hele ki bir süper yıldızsa. Çünkü aradaki 0,06’lık fark okuyunca çok küçük gibi gözükse de aslında çok büyük bir farktır.

10 Haziran 2012 Pazar

Ruh hastası


Nam-ı değer ruh hastası Ron Artest(evet inatla Metta World Peace demeyeceğim) hastalıklı beyninin verdiği gazla yediği nanelerden oluşan bir derleme yapayım istedim. Sonradan anladım ne kadar zor bir işe yeltendiğimi. Hangi birinden başlasam deyip aklıma gelenleri en azından yazayım dedim. Arada kaçırdıklarım illa ki olmuştur ancak en efsanelerini atlamadığımı düşünüyorum. Yer yer gülüp, yer yer küfrederken bulabilirsiniz kendinizi. O yüzden hazırlıklı olun. Başlıyoruz…

1.Ronster
Yaklaşık 200,000 dolar değerinde bir Eagle Roadster alıp, Los Angeles trafiğinde ilerlerken polis tarafından arabanın registriation süresi dolduğundan ötürü durduruldu. Hatta bir iddiaya göre araba, Artest’in üstüne kaydedilmemiş bile.


2.Yüzük
Kariyerinin 11.senesinde(2010) Lakers’la şampiyonluğa ulaştı. Değeri 500,000 dolardan fazla olan şampiyonluk yüzüğünü satıp, geliri delilere(mental rahatsızlıktan muzdarip kişiler) bağışladı. Bu da şampiyonluk sonrası basın toplantısı:

                      

Bence Artest, tanrı tarafından yeryüzüne özel bir misyonla gönderilmiş biri. Ben şahsen Artest gibi bir beynim olsun isterdim. Seneler evvel kainatın sırrını keşfetmiş, canı sıkıldığı için insanlıkla dalga geçiyor. Kozmos’la kurduğu bağ çok ayrı.. Çok başka bir kafa..

3.Roaches
L.A. Times muhabiri zavallı kız, Artest’e çıkıcakları deplasman turu hakkındaki görüşlerini soruyor. Bizimki deplamsan turunu(road trip) hamam böcekleri(roaches) anlıyor. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten. Hamamböcekleriyle büyüdüğünü, onlarla yakın arkadaş olduklarını anlatıyor:


4.Dirsek
İşte Artest’in insanlıktan çıktığı an. James Harden’a attığı bu dirsek günlerce konuşuldu. 7 maç ceza aldı ve Denver’a karşı playoff’ların ilk serisini son maç hariç kaçırdı. Küfür serbesttir, buyurun:

    

Twitter’da rastaladığım bir linke bayağı güldüm. MWP dirseklikleri çıkarılmış bu olaydan sonra. Gerçekten piyasaya sürülmüş yani. Düşünce güzel:)

5. “Paul, I’m So Sorry…”
En garip hikayelerinden biri senelerdir kafasına taktığı Paul Pierce karşı. Seneler önce Artest daha Indiana’dayken (yani Pistons ve Pacers birbiriyle kavga edip şampiyonluk iddiasındaki Indiana raydan çıkmadan önce)[1] gemileri yakmıştı Pierce’a. Bir maçta şortunu indiriyor, maç sonrasında da serenat yaparak özür diliyor. Sadece izleyin:

                                                       

6. Has Vatandaş
2011 yılında NBA’in sene sonu verdiği ödüllerden biri olan J.Walter Kennedy Vatandaşlık Ödülü’nü[2] kazandı(!) Bu ödül normalde topluma malolmuş ve hizmet ve bağlılıktan dolayı verilen bir ödüldür. Konu Artest olunca ne alaka diyoruz ama bu ödülün Artest’e gitmesinin en büyük nedenini bir ara durulup kavgaya karışmaması olarak görüyorum. 

Çünkü 2004 Detroit-Indiana hadisesinden sonra Sacramento’ya takas oldu. Ancak o zaman da bir kadını tartakladığı için tutuklandı ve Mart 2007’ye kadar NBA’den ihraç edildi. Sonraki birkaç yıl artık kendini toparladığını, bir daha kavgaya karışmayacağını söyledi. Bu süreçte mahkeme için profesyonel yardım aldı ve böylece sahalara dönmüştü (Houston). Vatandaşlık ödülünü almasındaki tek gerekçe buydu. 

7. Defense
Kariyeri boyunca yapabildiği ve bu yüzden sahada kalabildiği tek şey savunma oyunu olmuştur. 2003-04 sezonunda Indiana ile ‘Yılın Savunmacısı’ ödülünü de aldı. Rezalet bir hücum yeteneği olmasına rağmen geniş ve sağlam vücudu sayesinde ligin elit savunmacıları arasına girdi. Gelmiş geçmiş en büyük savunmacılardan biri olan Dennis Rodman’a saygısından dolayı bir ara 91 numaralı formayı giydi. Geçen sene bir kadın muhabirin sorduğu “Formsuz olduğun söyleniyor” sorusuna “Karın kaslarımı göstersem kocanı şu an terk edersin” diye cevap vererek  saykoluğun ileri seviyesine sıçradı. 



8. Dans
Ajun’un Türkiye’nin başına sardığı zırvalıklardan biri olan “Benimle Dans Eder Misin” yarışmasının Amerikan orjinindeki haliyle “Dancing With Stars”a katılarak bir Natural Born Entertainer olduğunu bir kez daha kanıtladı:

                      

9. Havayı koklayan adam
En son vukuatı da Vancouver’ın CTV televizyonunda sunduğu hava durumu bülteni oldu. Reyiz hava durumu olayını bayağı basitleştirerek bize amme hizmeti sunuyor. “Ahanda burası soğuk, berenizi giyin”, “Her yerde yağmur var. İnanılmaz” cümleleriyle net ve anlaşılır bir hava raporu veriyor:

                  

10. Sportmen
Ariza’nın ayakkabası çıkıyor ve eğilip alıp pota arkasına fırlatıyor ayakkabıyı. Gayet masumane ve sportmen bir davranış. Ya bir oyuncu o ayakkabıya takılıp düşse? Değil mi? Yanlız Ariza’nın bakışları:)))

                                                

Bunlar benim aklıma bir oturuşta gelenler. Tabi beyin yakın zamandaki olayları daha kolay hatırladığından arşive de bunları sığdırdım. Vukuatları saymakla bitmez bu basketbolcu forması giymiş teröristin. “Gülü seven dikenine saplanır”  atasözünden yola çıkarak madem seviyoruz NBA’i, o halde çekecez Artest çilesini…


[1] 2004’te yaşanan NBA tarihinin en utanç verici olaylarından biri olan bu kavgada Artest, sezonun geri kalanından ihraç edilip 5 milyon dolarlık cezaydı YIRTTI!

[2] Yakın zamanda Mutombo’yu memleketi Kongo’ya, Samuel Dalembert’i memleketi Haiti’ye deprem sonrası yaptığı yardımlarından dolayı ve en son geçen sene Pau Gasol’un UNICEF elçisi olarak bu ödülü aldığını görüyoruz.

Supa Star

Kariyeri boyunca tüm NBA'de;

Maç başına sayı (PPG): 6th (26.7)
Toplam isabet (FGM): 23th (8467)
Toplam serbest atış (FTM): 10th (6375)
Maç başına top çalma (SPG): 9th (2.17)
Playoff'larda 29.7 sayı, 3.8 ribaunt, 6 asist, 2.07 top çalma

Özlüyoruzzz...