29 Nisan 2012 Pazar

Char"lost" Bobcats

NBA tarihinin en kötü takımı belliydi: 1972-73 sezonu Sixers. 82 maçta 9 galibiyet almışlardı yani galibiyet  mağlubiyet yüzdeleri şöyle: 0.110 (YÜZDE ONBİR). Lig Tarihi'ne isimlerini altın harflerle yazdırdıklarını, ebediyen bu ünvanı koruyabileceklerini sanıyordum. Fakat ta ki bu sezona kadar… Bu rekoru kıran bir takım vardı artık: Charlotte Bobcats.

Antremanda Yapılacaklar Listesi: Hiçbir şey. Yapıldı.


Bobcats 7 galibiyet ve 59 mağlubiyetle sezonu bitirdi. Ve sıralama kağıdında galibiyet yüzdesi 0.106 yazıyor. Sezon içinde ligin en kötü takımı diye bahsedilen Wizards’ın istatistikleri bile Charlotte'tan iki kat daha iyi.

Charlotte'ın kadrosu o kadar rezalet ki mahalleden adam toplayıp bir takım oluştursak (ben, manav, bakkal, evde beslediğim hamster ve üst kat komşun olan 85 yaşındaki nine) bile ezer geçeriz muhtemelen.

 Ligin en az ribaunt alan takımı (Golden State'le beraber), ligin en düşük yüzdeyle sayı atan takımı, ligin en kötü hücum eden takımı...[1] Bunlar Bobcats'in ünvanlarından yalnızca bazıları. Takımın en iyi oyuncusu 35 yaşına merdiven dayamış olan Corey Maggette; sakatlandığı için sezonu kapamıştı. Geri kalanlar zaten içler acısı hâlde[2]. İnsan Bobcats'in kadrosuna bakınca küçük dertlerini unutup hayata umutla bakmayı öğreniyor. Takımda 15+ sayı atabilen yok, 5.5+ ribaunt alabilen yok. 

 Öyle ki geçtiğimiz hafta normal sezonun son haftasıydı ve evlerinde Memphis’le oynarken Rudy Gay ve Biyombo arasında yaşanan trashtalk şöyle vuku buldu:

 “Rudy Gay: Biyombo bana dedi ki: ‘Burası benim evim’. Ben de ona şöyle cevap verdim: ‘Sadece 7 maç alabilmişiniz. Burası herkesin evi.’ “ [3]

Gay haksız da değil hani. Ama biraz kanına dokunan cinsten olmuş bu söylem. İşte Charlotte'ın sezonunun özeti şurada yatıyor:


  

Yönetimin tepesindeki adamı hepimiz yakından tanıyoruz: Michael Jordan. Tarihteki en büyük basketbolcu olduğu, yeryüzündeki tüm insanların kabulüdür. Mağlubiyeti hazmedemeyen, kazanmak için canını feda edebilecek bir adam. Yazın Anthony Davis ile anlaşamazlarsa sinirden patlayabileceğini tahmin ediyorum. Bir sezondur draft'in bir numarasını hedefliyorlar (Hatta bu hedefe ulaşmak için takımı bilerek boşalttıklarını da biliyoruz.). Birkaç sene içinde süper yıldız olacağı konuşulan Anthony Davis için piyangoya girecekler ve %25'lik şanslarının işe yaraması için dua edecekler. Davis'i tutturamasalar bile paniğe gerek yok[4]. Yazın onlarca iyi oyuncunun lige gireceği, tarihteki en iyi ve derin draft'lardan birine şahit olacağımız söyleniyor[5]. Yine de Jordan ve Bobcats, bataklıktan kurtulmak, hava değişikliği yaratmak için Davis'e muhtaç gibi görünüyor şu an. Ama insan bir taraftan da Davis’i Bobcats’in seçmesine gönlü el vermiyor.


Anthony Davis bu seneki draftın 1 numarası olarak görülüyor.







[1] Maç başına 88 sayı atmalarına rağmen 101.4 sayı yiyorlar.

[2] Diğer iyi oyuncuları şunlar: Gerald Henderson, Kemba Walker, Byron Mullens, Reggie Williams. Yuh. Devamını ben de bilmiyorum. Mesela kadroda Matt Carroll diye bir oyuncu var(mış).

[4] Davis’i draft edemezlerse onlarca Bobcats taraftarı intihar edebilir.

[5] Kısaca tarihteki en iyi draftlar:
                1984: Hakeem, Jordan, Barkley, Stockton
                1996: Iverson, Marbury, Kobe, Antoine Walker, Nash, Ray Allen, Stojakovic, Jermaine O’Neal
                2003: LeBron, Carmelo, Bosh, Wade, Kaman, David West

28 Nisan 2012 Cumartesi

Chris Bosh'un Kamerasından-1

Koskoca süperstarların düştüğü hale bak. Fastfood restoranında kıtlıktan çıkmışçasına tıkınıyorlar.

   

 Dipsos: Video, Chris Bosh'ın kamerasından 2008 Pekin Olimpiyatları'nda kaydedilmiş. Lebron'un son cümülü de bulundukları yerin abukluğunu gözler önüne seriyor: "I ain't never in my life had a burger next to some slim jim's in a gas station.

Seni izlemek büyük zevkti Ivo’cum

5 Haziran 2001 akşamı. Ertesi gün yine okula gitmek için erken kalkacaktım. Akşam saatimi 4’e kurup yattım. Kalktığımda televizyon başına geçtim ve Iverson’lı Sixers’ım NBA Finali ilk maçında Lakers’ın karşısına çıkıyordu. (Hem de Lakers, Kobe’li Shaq’lı kadrosuyla, Shaq’a rağmen…) Daha yeni yeni alışmaya ve izlemeye başladığım bir spor dalında tuttuğum takım müthiş başarı yakalamıştı ve küçücük bir adamın sırtında  şaha kalkmıştı. Finale gelinceye kadarki maçları saolsun Kanal D’deki Ender Bilgin eşliğinde izliyordum ama o gece bir başka heyecanlanacağımı yatmadan önce anlamıştım. Iverson 48 atıyor ve seride 1-0 öne geçiyorduk. Ama Iverson maçın 3. çeyreğinde öyle yüce bir performans sergiliyordu ki,  bir benzerine halen şahit olamadım (T-Mac’in 35 saniyede 13 sayı attığı Spurs maçı mucizenin ötesindeydi ve bir normal sezon maçıydı).




Soluksuz izleniyor değil mi? Bu ve bunun gibi daha nicelerini seyretti bize bu adam. Kalbiyle oynağını, sahaya çıktığı her akşam %100’ünü verdiğini bilmeyen yoktur. Ben çok büyük hayranıydım ve şu an basketbolu izlemekten zevk alıyorsam bunun temeli  Space Jam ve Iverson’la atılmıştır. Ancak AI, kariyeri boyunca kazandığı yüz milyonlarca doları[1] başta kumar olmak üzere pek çok farklı bağımlılığı (parti, arkadaşlar, uyuşturucu, aile...) yüzünden kaybetti.

Iverson hakkında milyonlarca eleştiri duyabilirsiniz. Pek çoğuna ben de katılabilirim; asla egosunu dizginleyemedi, inanılmaz saha görüşünü tümüyle takımın emrine veremedi, topa sahip olmak uğruna pek çok hücumun tıkanmasına sebep oldu, fizikî yapısının da etkisiyle kazanmak için savunma yapamadı... Fakat Iverson'ın kendini tamamen oyuna adamadığını, her maçı ölüm kalım meselesi olarak görmediğini, yalnızca bencilliğiyle hatırlanacağını iddia etmek için ya maçları izlemememiş olmak ya da kusura bakmayın ama gerizekâlı olmak lazım. Modern basketbolda hiçbir oyuncu bencil olduğu için 27 sayı ortalaması tutturamaz. Hiçbir oyuncu bencil olduğu için hem takım arkadaşlarının, hem de tribünlerin sınırsız sevgisini kazanamaz.

Onca badireden sonra 2009’da tekrar Philly'ye döndü. Yer yerinden oynamıştı; Iverson tekrar Philadelhia'da! Bu, insanoğlunun Ay'a ayak basması, şamanların Doğa Ana'yla bütünleşmesi, Mehdi'nin Kudüs'e girmesi gibi bir vakaydı. Bunu kelimelerle tarif etmek imkansız. İzleyip görelim: 




Iverson belki de NBA Tarihi'nin en siyah oyuncusuydu. Birkaç ay evvel Bill Simmons'ın “The Book of Basketball” kitabını okurken bunu bir kere daha fark etmiştim.  Onlarca sene geçecek ve Iverson insafsızca eleştirilecek. Bir istatistikçiler ordusu, onun kariyerini daha küçük gösterebilmek için yüzlerce farklı yola başvuracak. Olabilir. Benim için hava hoş. Fakat yalnızca şunu bilmelisiniz; Iverson sezon boyunca  Kombine Bilet Testi'ni her seferinde geçmeyi başardı: Sezonluk biletleri aldığınızda fikstüre bakar ve kesinlikle kaçırılmayacak maçları işaretleyip ajandanıza notlar alırsınız. Bu maçları önemli kılan birkaç sebep vardır: rekabetler, süper yıldızlar, henüz izlemediğiniz çaylaklar ve "bu adamı seyretmeliyim" faktörü. Bitti. Başka hiçbir sebep yoktur. 2000'den 2007'ye dek Iverson her sene benim listemdeydi. Her zaman. Bu yüzden Iverson'ın galibiyet yüzdesi ya da "lig tarihindeki en iyi 50 skorer" arasında en düşük yüzdeyle oynayan basketbolcu olması[2] hiç umrumda olmadı. 2000'lerdeki tüm Iverson maçları, birinci sınıf bir performansı garanti ediyordu (Önemli otel ve lokantalarda yaptırılan rezervasyonlara benzetebilirsiniz.). Ve sebebi ne olursa olsun herkesten daha fazla nefes kesiciydi.


Bill Simmons'ın The Book of Basketball kitabı


1.80 olarak listelenmişti ama 1.75'ten daha uzun değildi. Potaya her gidişinde devlerle çarpışan kısa boylu bir çocuğa benziyordu[3]. Turnikeye girdiğinde akıl almaz açılar tercih eder (Iverson yapana dek asla hayal edemeyeceğiniz açılardan bahsediyorum. Onu 10 sene seyretmiş olsanız bile!) ve trafik içinde olmasına rağmen sayamayacağımız kadar çok isabet bulurdu. Maç boyu 24'te 9'la oynasa bile bir şekilde en önemli iki basketi atabilecek hünere sahipti. Üstelik yalnızca KG ve Kobe'de görebileceğiniz "şimdi hepinizin ağzına sıçacağım" gibi bir konsantrasyon yoğunluğuyla kendini oyuna adardı (Tabii bu kategorinin kralı hâlâ Jordan.) Iverson'ın all-star maçlarında 28 dakika ortalamayla oynaması ve maç sonlardında her zaman sahada olması beni şaşırtmıştır; bir gecelik koçları bile onu sinirlendirme riskini göze alamazlardı.


İçeriye korkusuzca dalan, fiziksel temastan kaçınmayan bir savaşçıydı.

Medyanın tüm insanların bir sporcuya bakışını nasıl etkileyebileceğini merak ediyorsanız, Iverson'ın kariyerini hatırlayın. Onu asla anlayamayan, hatta anlamaya çalışmayan 40'lı, 50'li, 60'lı yaşlarındaki gazeteciler anti-Iverson hareketini şahlandırmış ve gazlamışlardır. Onu canlı izlemenin verdiği inanılmaz heyecanı bir kenara koyup, sıradışı varlığının (saç stili, dövmeler...) ve antremanlardan nefret etmesinin[4] üstünde durdular. Koçlarla anlaşamadığı iddia edilen, topu kimseye vermediği iddia edilen, antrenmandan nefret ettiği ve takım arkadaşlarını daha iyi hâle getiremediği iddia edilen bir basketbolcunun nasıl olup da arkadaşları ve çağdaşları tarafından en çok saygı gören insanlardan biri olduğunu anlamaya çalışmadılar (İnsanlar, efsanevî bir Maya savaşçısından bahsedermişçesine hikâyeler anlatıyorlar).

Kabiliyetsiz takım yöneticileri ve vasatın da altındaki kadrolarla oynadığı gerçeğini geçiştirdiler[5]. Gelmiş geçmiş en itibarlı ve etkileyici Afro-Amerikan atletlerden biri olmasını umursamadılar; NBA'i hip hop dönemine (lig hazır olsa da olmasa da) sokan bir trend belirleyici, siyahîlerle Jordan'ın bile yanına yaklaşamaycağı bir bağla etkileşim içinde olan bir sporcu... Gazeteciler, hayatım boyunca gördüğüm en büyüleyici ve karmaşık sporculardan biriyile ilgilenmiyorlardı bile: efsanevî bir parti çocuğu ve kendini ailesine adamış bir adam; çok fazla şut kullanan ama takım arkadaşlarına tamamen sadık bir basketbolcu; kendini ağır siklet gibi gösteren bir sinek siklet; sahadaki en kısa insan olmasına rağmen herkesin gözünü korkutan bir savaşçı; karanlık arkadaşlarıyla beraber hüküm giymiş ama gelmiş geçmiş en duygusal, kendini bilen ve açıkça ifade eden süper yıldızlardan (herhangi bir spor dalında) biri... Eğer bir dergide makale yazmak için 70'lerden sonraki herhangi bir sporcuyla bir hafta geçirecek olsaydım, hiç düşünmeden Iverson'ı seçerdim.



Ve evet,  şut yüzdesi çok iyi değildi, çok fazla şut kullanıyordu... Neyse ne. Umuyorum ki  50 sene sonra insanlar Iverson'ın herkesten daha hızlı koştuğunu, topa herkesten daha çok hakim, havadayken herkesten daha dengeli olduğunu, sürekli dayak yediği hâlde hemen ayağa kalktığını ve atletik olarak tüm zamanların en acayip yaratıklarından biri olduğunu fark edecekler.

Lisedeyken Virginia'nın en iyi amerikan futbolu oyuncusu olduğunu biliyoruz ama çok iyi bir futbolcu (soccer) da olabilirdi. İstediği herhangi bir spor dalını seçip olimpiyat madalyası için mücadele edecek seviyeye ulaşabilirdi. Tenis sahasında ne kadar fazla alana hakim olabileceğini düşünmek bile korkutucu. Vücudunu sahada ve saha dışında en kötü şekilde kullandı ama atletik yeteneklerini korumayı başardı (Bunu başlı başına başarı olarak niteleyemeyiz ama inanılmaz olduğunu söylemek lazım).[6]

Ve elbette ki  sıradan bir Sixers kadrosunu finallere taşıdığı için tonla krediyi hak ediyor. Pek çok süper skorer bunu başaramamıştı bile… Iverson hepsinden daha fiyakalıydı ve iyi takımları tamamen başka bir seviyeye çıkarabilirdi. Hele ki 2001'deki Bucks-Sixers serisinin 7. maçını seyredince Iverson gibi bir büyük skorerin,  adeta vahşetle takım arkadaşlarını kaldırıp[7] tribünleri elektirik çarpmışçasına hareketlendirmesine sabaha karşı maç izlerken şahit olmak inanılmazdı.

Vahşet, Jordan emekli olduktan sonra Iverson'ı her zaman diğer basketbolculardan ayırmıştır. 20'lerinde tüm ligdeki en tehditkar oyuncuydu. Herkesten daha karanlık bir yanı vardı; hiçkimsede rastlayamayacağınız, onu birdenbire The Wire karakterine dönüştüren simsiyah bir gölge. Şimdi anlatacağım olaya bizzat şahit oldum ve kitapta okurken rastlayınca tüylerim bir daha ürperdi. 2000'lerdeki Boston-Philly maçlarından birini yine KanalD’de izlerken hayal meyal hatırlıyorum:

 “Iverson, kendisine teknik faul çalınınca inanamayarak bağırmış, hakemi skor tabelasına dek takip etmiş ve akciğerlerindeki tüm nefesi kullanarak haykırmıştı: "Fuck You!" Hakem arkasını döndü ve ikinci teknik faulu çalmak için düdüğü ağzına götürdü. Her şeyi görebiliyordum ve yemin ederim ki, şimdi anlatacaklarım kelimesi kelimesine yaşandı. Hakem düdüğü çalmaya başlamışken birdenbire Iverson'ın gözleri büyüdü, sinirle hakemin üstüne doğru yürümeye başladı. Park cezası yiyen birinin, cezayı ödemektense parkmetreyi kırmaya karar vermesi gibiydi. Bir saniye için havada saf şiddetin kokusunu duyabilirdiniz. Korkmuş hakem yavaşça düdüğü ağzından uzaklaştırdı ve ikinci faulü asla çalmadı. Çalamadı! Iverson yalnızca karakterinin gücüyle maçta kalmayı başarmıştı.”

Iverson düşmanca, ceberrut gibi, bugüne dek hiçkimsede olmayan kana susamış bir enerjiyle oynadı. Kelimenin tam anlamıyla acımasızdı; bir savaşçı, bir sürü lideri, bir tornado... Bugüne dek sahip olduğumuz tüm tanım ve tasvirlerin ötesinde çevik ve dengeliydi. Bazen tüm hakemleri, yalnızca varlığıyla korkutabilecek kadar deli fişekti.

Alkollü araba kullanmaktan geceyi nezaretti geçirmişti.

Lakers’la olan final serisinin ikinci maçında seri 2-0 olabilecekken hakemlerin birkaç abuk subuk kararıyla seri eşitlenmişti. O zamanlar aldığım Fanatik Basket’in arka sayfasında NBA oyuncularından inciler diye bir köşe vardı. Orada Iverson’ın maç sonu basın toplantısında “Sadece biraz saygı. Fazla bir şey istemiyoruz.” Yazıyordu. Dün gibi hatırlarım o yazıyı ve o final serisini. Gerçekten de o seriyi sadece Lakers’a karşı değil tüm Hollywood’un o şımarıklığına ve hakemlere karşı oynayarak kaybetmişti.  Bir de keşke şu ahir ömrümde  onu canlı salondeyken izleyebilseydim herhalde aşırı heyecandan ruhumu oracıkta bırakabilirdim.

Tek yıldızın Iverson olduğu ve önemli bir uzundan yoksun kadrolarla şampiyonluk kazanabilir misiniz? Elbette ki hayır. Iverson takımınızın en iyi ikinci oyucusu ve son dakikalardaki kahramanıysa şampiyonluk kazanabilir misiniz? Muhtemelen evet. Kariyerinin zirvesindeyken Iverson'ı seyretmek için bilet alır mıydınız? Almayana yazıklar olsun. Onu asla unutmayacağım.



[1]  Sadece oynadığı takımlardan (Büyük çoğunluğu Sixers’tan) 154 milyon dolar kazandı. Sponsorlukları, ıvırı zıvırı saymıyorum bile…

[2] Iverson'a karşı şunları söyeyebilirsiniz: Çok top kullanırdı (7 sezon boyunca 23+ şut kullandı.), korkunç bir üçlükçüydü (kariyer ortalaması %31, 2002'den 2004'e dek %30'dan bile daha düşüktü.), çok fazla top kaybı yapıyordu (kariyer ortalaması maç başına 3.8; 4 sezon boyunca 4.5 eşiğini aştı.), oyun kurucu bedenine mahkum olmuş bir şutör guard'dı. Yalnızca 3'lük çizgisinin dışına ittiğinizde onu durdurma şansınız olurdu. Kötü 3'lük atan bir oyuncu bu kadar fazla 3'lük kullanmamalıydı (12 sezonda yaklaşık 3.300 şut).

[3] Kitabın çevirisinde Simmons, Amerikan Futbolu'ndan bir örnek vermiş. Kısa boylu running back'lerin hücum hattına kendilerini fırlatmasına benzetiyor. Emmitt Smith gibi.

[4] Efsanedir bu! Iverson’ın meşhur Practice demeci (Sondaki gazeteciye çemkirmesine dikkat!):  http://www.youtube.com/watch?v=HCHNAoVP1x8&feature=related

[5] Iverson Philly'de iki all-star'la oynadı: Theo Rattlif ve iyice yaşlanmış Dikembe Mutombo. Kariyerinin zirvesi hak ettiklerinden faza maaş alan oyuncularla (Eric Snow, Aaron McKie, Kyle Korver, Kenny Thomas, Marc Jackson, Brian Skinner, Greg Buckner, Tyrone Hill, George Lynch, Corlis Williamson), beklentileri karşılayamadığı hâlde çok para kazanan oyuncularla (Derrick Coleman, Keith van Horn, Sammy Dalembert, Joe Smith), tükenmiş veteranlarla (Tod MacCulloch, Toni Kukoc, Chris Webber, Glenn Robinson, Matt Geiger, Bill Owens) zedelendi.

[6] İkinci ağızdan anlatılan Iverson efsaneleriyle en az 100 sayfa doldurabilirsiniz: "Bir gece 10 kadınla beraber olmuş", "Bütün gece boyu içmiş ve öğlenleyin Boston'a karşı maça çıkıp 49 sayı atmış"... Her halükarda adamın uyumadığı belli. Herif bir vampir.

[7] Takım arkadaşları bu vahşî tavıra ayak uydurmadıklarında olanlar oluyordu. Muhtemelen Iverson'la oynadığı için hâlâ terapi altındaolan Keith Van Horn'a sorun. Bazen “Answer” (Iverson’ın lakabı), kendisini yolda bıraktığı için KVH'a öyle sinirli bakardı ki, maç sonrası duşta tecavüz edeceğini sanırdınız.

[8] Yine kitabın çevirisinden : “Iverson'ı sahada görememek üzücü, sivil hayata geçtiğini düşünemiyorum bile. Vahşet, şiddet ve azimle kendini paraladığı günleri hafızamdan silemiyorum. NBA'de kanaması olan basketbolcular kenarda bekler. En ufak kanamalar için bile geçerli bu kural. Bir keresinde Iverson'ın dişinin kırıldığı, maç boyu kanı yutarak oynayıp 40 sayıyla galibiyete uzandığı, birkaç saat içinde zehirlendiği için hastaneye kaldırıldığı anlatılır. Ayak bileğini burkan oyuncuların ayağa kalkması bile neredeyse imkansızdır. Iverson'ın bir keresinde iki ayak bileğini de burktuğu ve iki el parmağını kırdığı hâlde maça devam ettiği anlatılır. Galiba ben hep Iverson'ın sahada öleceğini düşünmüştüm.”

27 Nisan 2012 Cuma

24 SANİYENİN EVRİMİ

22 Nisan günü NBA için, hatta basketbol tarihi için en önemli günlerden biri. Profesör Emmet Brown'la birlikte zaman makinesine atlıyor ve 58 sene öncesine gidiyoruz. 24 saniyelik şut saati yok, hatta şut saati diye bir şey yok. Öne geçen takım aptal aptal sahada geziniyor, amaçsızcasına paslaşıyor. Kimsenin şut atmaya niyeti yok. Bazı hücumlar dakikalarca sürüyor. Durdurulabilmeleri için rakip takımın faul yapması lazım.

22 Ekim 1950. Pistons vs Lakers mücadelesi. Maç bittiğinde skor tabelasında yazan sonuç: 19-18. Toplam 8 isabet (Sekiz basket!) var. Kalan sayılar serbest atışlardan gelmiş. İki hafta sonra başka bir maç 6 uzatma sonunda bitiyor. Tam 6 uzatma devresi! Çılgıncasına adrenalin pompalandığını, heyecandan insanların birbirlerini ısırdığını düşünmeyin. Her uzatmada 1, evet yazıyla “bir” şut kullanılmıştı. Topa sahip olan takım tüm süreyi hiçbir şey yapmadan geçiriyor ve son anda şut atıyordu. Hangi mazoşist, hangi sadist böyle böyle bir şeyi izlemek ve izlettirmek  ister? 1950'lerde 3 kere basketbol maçı seyredenlerin kansere yakalanma oranının %90 arttığı gözlemlenmiştir[1].

Tabii ki insanlar NBA'i seyretmemeye, basketbolun çok özel durumlarda kullanılabilecek bir psikojik işkence yöntemi olması gerektiğine karar vermek üzereydiler. Tam bu sıralarda Syracuse Nationals'ın sahibi Dan Biasone muhteşem bir fikirle ortaya çıkıverdi: 24 saniyelik şut saati! Böyle bir şeyi neden icat ettiğini açıklaması daha bir keyif veriyor insana. Altını çize çize okuyun:

 "Zevk aldığım eski günlerdeki maçları düşündüm; oyuncuların boş boş dolaşıp oyalanmadığı maçları. Takımların yaklaşık 60 şut kullandığını fark ettim. Maç başına 120 şut eder. 48 dakikayı, yani 2880 saniyeyi aldım, 120'ye böldüm. Her şut için 24 saniye gerektiği sonucuna ulaştım."

Bu kadar basit. Helal olsun. Mucit diye işte bu yüce şahsa denir. Eğer Biasone bu fikri bulmasa NBA daha doğmadan ölecek, basketbol unutulmuş sporlar arasındaki yerini alacak, küresel spor çılgınlığını curling'le tatmin edecektik. Dahiyane ve çılgıncasına basit bir fikir tüm NBA'i, hatta spor tarihini değiştirdi. Biasone tek başına basketbolu kurtarmıştı.

Dan Biasone

Elbette ki herkesi ikna etmesi kolay olmadı. 1951'de bulduğu parlak fikrin hayata geçmesi 3 seneyi almıştı. En sonunda, 22 Nisan 1954'te takım sahipleriyle anlaştı. Yaz aylarında saatin denendiği gösteri maçları hazırladı ve 1954/1955 sezonundan itibaren 24 saniyelik şut saati kullanılmaya başlandı. Birkaç sene içinde tüm ligin çehresi değişti.

Ertesi sezon her takım maç başına 14 sayı fazla atıyordu (79.5'tan 93.5'a fırladı sayılar.). Celtics tarihte ilk kez maç başı 100+ sayı ortalamasıyla oynayan takım oldu. Asist ortlamalarında tam 4 rakam artış yaşandı. Her şeyden önemlisi artık maçın yarısından fazlası faul atışlarıyla geçmiyor, basketbol severlerin akıl sağlığı bozulmuyordu.

Evren ve Kozmos bu muhteşem buluşu karşılıksız bırakmadı. Syracuse Nationals 1955'te şampiyonluğa ulaşacaktı. Bugün Philadelphia 76ers'ın salonundaki üç şampiyonluk flamasından birinin üstünde 1955 yazıyor.



[1] Yanlız her maç böyle geçmiyordu tabii ki. 1954 playoff'larında Syracuse Nationals (bugünkü Sixers), New York Knicks'i 75-69 yendi. Maçta toplam 34 basket atılmıştı. Peki isabetli serbest atış sayısı kaçtı? 76. Evet, el ele verip Boğaz Köprüsü’nden atlayabilirz.