25 Mart 2012 Pazar

Bir Vinsanity vardı vakti zamanında




Hiç durup da bir düşündünüz mü, “Vince Carter’a  n’oldu?!” diye..

Küçükken lisede veya ortaokulda çoğunuz Sheakspeare’in tragedya dolu zımbırtılarını izlemişinizdir. Esasında bu tarz edebi ürünlerden oldum olası hoşlaşmasam da anlayabildiğim tek olgu, hikayedeki ana kahramanın trajik bir figür olmasıydı (Evet belki halen anlamıyorum). Vince Carter’ın basketbol kariyeri de aynı bahsettiğim figürü yansıtıyor. Kendisi bayağı bayağı yüksekten uçan ve dinamik bir skorerdi zamanında.
Bu sayede “Half-Man, Half-Amazing” lakabına layık görüldü. Ümit verici birkaç sezonun ardından popülaritesinin serbest düşüşe geçmesi ve sayısız sakatlıkları Vinsanity’den geriye kalan birkaç kırıntıyı bize izlettirebiliyor ancak. Bugünse kendisini sonu olmayan sıfatlara bürüyorlar. Tıpkı Charles Barkley’nin “Half-Man, Half-A-Season”, Bill Simmons’ın “Half-Man, Half-Amazingly Washed Up” tabirleri gibi. Ligin en popüler oyuncularından biri olduktan sonra asla gölgelenemeyecek bir repütasyon kazanmıştı halbuki.

 Oyuncular ve seyirciler Carter'ın atletizmini ağızlar açık izliyorlardı.

Carter’ın kariyer başlangıcı büyüleyiciydi. 98’de Uni. of North Carolina(UNC) çıkışlı olarak ilk tur 5.sırada Toronto Raptors tarafından draft edildi. İlk birkaç sezon  korku dolu atletizmini ve patlayıcılığını gösterdi bize. 99-2000’de Vince’in popülaritesi tavan yaptı. Özellikle de tarihin en büyük Slam Dunk yarışma  performansını  gösterdikten sonra. Hatta yetmedi, bunun da üstüne koyarak bir oyuncunun  gördüğüm görebileceğim en büyük oyuniçi smacını vurdu Fransız Frederic Weis’ın üzerinden. HİÇBİR basketbolcu böyle birşeyi bir daha yapamadı, yapamayacak ta (Evet Griffin’inkini bunla kıyaslayamayız bile. Zira çok ayıp olur Carter’a). Bir Kanada takımında olmasına rağmen –çünkü Raptors ligin en gözden ırak takımıdır konum itibariyle- 8 kez üst üste All-Star ilk beşine seçilerek çok büyük bir hayran kitlesini peşine taktı. 

2000-01 yılı Carter’ın en iyi sezonuydu (%46’yla atarak 27.6 sayı ortalamasıyla oynadı). Aynı zamanda takımını sürükleyerek Doğu Konferansı Yarı-finali 7. ve son maçına taşıdı ve playoff başarısını ilk kez tattı. Rakip Allen Iverson’ın Sixers’ıydı. [1] O seride Iverson ve Carter muhteşem hücum performansları sergiliyordu karşılıklı olarak.[2] İş geldi gitti son maça ve hatta son topa kaldı. Ama Carter son topu geriye çekilerek fadeaway attı ve kaçırdı.[3] Toronto tamamen favori olmadığı bir sezonda mükemmel bir iş başarmıştı ve formda Sixers’a ecel terleri akıttırmıştı o sene.
Ancak Carter’a eleştiriler kaçırdığı o son şut için değil, o maçın sabahı UNC diplomasını almak için mezuniyet törenine gitti diye yapıldı.[4] Zaten kötü de oynamadı ve takımını son topa kadar taşıdı.
Raptors Carter’ın bu başarısını ve ona olan inancını takımı onun etrafına kurarak ve off-season’da 6 yıl $94 milyon sözleşme imzalayarak taçlandırdı. Toronto yönetimi Carter’ın etrafını da kilit oyuncularla donatıp bunlara $140 milyon harcayarak iddialı bir playoff takımı yarattı(Antonio Davis, Alvin Williams, Jerome Williams). Hem Carter hem de takım için gelecek parlak iken artık limit gökyüzüydü. Ya da biz öyle düşünüyorduk..

Vince'in potansiyel kariyeri ümit vericiydi

Sonraki birkaç sezondaki çok iyi olmayan performansının ardından Carter’ın takıma olan bağlılığı soru işareti yarattı kafalarda. 2001-02 sezonunda sol dizindeki sakatlıkla uğraşmak zorunda kalmıştı. Artan hayalkırıklığıyla beraber takıma yıldız oyuncu takviyesi yapılamaması da takım yönetimine olan inancını  kaybetmesine neden oldu. Yönetimle ve sonrasında gelen yeni koç Sam Mitchell’la olan sık sık görüş ayrılıkları neticesinde New Jersey Nets’e takası gerçekleşti. Takastan sonra TNT’ye verdiği bir röportajda Kuzey sınırında repütasyonunu baltalayacak bir cümle sarf etti. Kendisini Raptors formasıyla yeteri kadar zorlayıp zorlamadığının sorulması üzerine “Geri dönüp baktığımızda zorladım sayamam. Yeteneğimin olması Tanrı’nın bana bir lütfu. Ancak senden çok fazla şey yapmanı istediklerinde o yetenek de bir yere kadar” diye cevap verdi.  Bu yorumu son dönemlerinde artık Kanada’dan ayrılmak için elinden geleni yaptığını düşündürtüyordu.  Sonrasında Toronto’da eski takımına karşı oynadığı her maçta seyirciler tarafından acımasızca yuhalandı. Yıllar sonra Carter, Orlando forması giyerken bir Toronto maçında Stan Van Gundy şunu söyledi:  Bir kin tutmak için 5 sene çok uzun bir süre.

New Jersey’e takası ve geleceğin Hall of Fame oyuncusu Jason Kidd’le oynamak Carter’ın kariyerini yeniden ayağa kaldırıdı. Toronto’yla son sezonunda sadece 20 maça çıkıp 15.9 sayı ortalamasının  ardından Nets’le ilk sezounda 27.5 sayı ortalamasıyla All-Star kalibresinde oynarak adeta küllerinden doğdu. Kidd’le birlikte Nets’i üç sene üst üste playoff’lara taşıdı. Bu esnada eskisi kadar olmasa da hatırısayılır derecede o mükemmel, saf atletik özelliklerinden birkaç pasaj sunuyordu. New Jersey ligin şampiyonluk adayları arasında anılıyordu. 

Ancak maalesef Carter’ın performansı bu noktadan sonra giderek azalıyordu. Takım playoff’ların 2.turundan öteye gidemeyince ve hayal kırıklığı sürünce, Nets yönetimi takımı dağıtma yoluna gitti. 2007-08 sezonun ortasında yapılan takasla Kidd, Dallas’ın yollunu tutarken takımın oyun kurucusu artık Devin Harris’ti. Kariyerinin bu noktasında Carter, artık orta sıra bir takımı taşıyacak taşıyamazdı venitekim takım  üst üste 2 sezon playoff yapamadı.  2009’da Orlando’ya takas olduğunda bile şampiyonluk adayı bir takımda daha iyi oynaması düşünülürken maalesef gözlerimizin önünden zamanın hışmına uğrayan bir yıldız daha kayıyordu. Üstelik doğduğu yerde bulunmak(Daytona Beach, Florida) ve Dwight Howard’la oynamak ve ayrıca kontrat sezonunda olması Carter’ı motive eden enstrümanlar olamadı. Geçtiğimiz sezonun başında da Magic onu Phoenix’e yolladı ve karşılığında Hedo ve J-Rich’i aldı. Geçen seneyi Suns’da geçirdikten sonra bu sezon başı serbest bırakıldı. Bundan 3 gün sonra da Dallas’la 3 yıllık anlaşma sağlayarak yeniden Kidd’le beraber oynama şansı yakaladı. Ancak artık Kidd 40, kendisi de 34 yaşındaydı.

Şimdi şu son okuduğunuz paragrafta Carter’ın kariyerini özetleyen ve benim hiç anlam veremediğim bir hikaye. Zirvedeyken bir oyuncu nasıl bu kadar tepetaklak düşer? Düşüşünde ağır ve kronikleşen sakatlıkların önemi tabii olmuştur – ki Grant Hill, Penny Hardaway, kuzeni T-Mac’e de olduğu gibi. Ancak hiçbirininki onunki kadar içler acısı olmamıştı.

Sakatlıklar ve doğal seleksiyonun dışında başarısızlığının altına duran başka teoriler de oldu. Charles Barkley : “He was too nice of a guy to become a superstar” diyordu. Barkley’nin basketbol yorumculuğundan  ziyade işin show business yani şaklabanlık yönünü öne çıkarsa da bu yorumunun altına imzamı atarım. Şimdi gelelim aslında basketbol oynamak için fazla kibardı lafının altındaki derin anlama. Bir bakımdan bence bu iyi birşey çünkü sporda alçakgönüllü olmakla artı puanı cebe atıyorsun.[5]   Son senesinde Michael Jordan 2003 All-Star yedek kadrosuna seçildiğinde Carter ilk 5 seçildiği halde hakkından feragat ederek yerini Jordan’a teslim etti (Hem de ona bu olay sorulduğunda öyle birşey yapmadığını söylemişti). Ayrıca Carter’ın şu NBA’in biz çok iyiyiz, topluma faydamız dokunuyor temalı “NBA Cares” reklamlarından ayrı olarak sosyal sorumluluk projelerinde gizliden gizleye rol aldığı ve birçok projeye maddi kaynak sağladığı söyleniyor. Bunun yanısıra Barkley’nin aslında söylemek istediği şey, onun elit bir oyuncu olması için arada sırada da olsa hiçbir zaman kötü adam olabilme çabasında bulunmaması. Gelmiş geçmiş en büyük süperstarlar  -Bird, Magic, Dr. J., MJ, Shaq, Kobe vs. – kendilerini şampiyonluğa ve kazanma hırsıyla bir şekilde motive etmişlerdir. Bu isimler gerek rakipleriyle oyun içinde trashtalk “ağız dalaşı” yaparak gerekse sırf onları motive etmek için kendi takım arkadaşlarıyla kavga etmeleriyle bu kötü role zaman zaman soyunmuşlardır.[6] Çoğu araştırmada halen bazı şuursuzlar Kobe’yi  NBA’in en nefret edilen figürü seçiliyor.[7] Sizce bu, ona gaz vermiyor mudur? Yani sonuçta bu figürler gibi Carter’ı sahada izlerken asla o “katil içgüdüsü” ruhunu alamıyorsun.[8]  

 Kobe asla rakipleriyle yüz yüze gelmekten çekinmedi.

Bir diğer nokta da ailevi nedenler… Vince Carter saha dışında bir rol model olurken, kardeşi Chris başını beladan uzak tutamıyordu.  Oyuncuların sahadaki performansını ailevi sıkıntılar ne kadar etkiler bilinmez ama bu da aradan sızmış bir gerçekti. Çoğu süperstar saha dışında birçok tersliklerle karşı karşıya kalmıştır. Onların Carter’dan farkı, bu gibi sıkıntıların onlara moral kaynağı ve itici bir güç olmasıydı. Jordan babasının ölümünün ardından içindeki basketbol oynama isteğinin tükendiğini belirterek sevdiği bu oyunu bırakmıştı. Sonrasında geri geldi ve bütün kederini ligi domine ederek ve 3 şampiyonluk kazanarak biraz olsun dindirdi. Herkes Kobe’nin Colorado’daki cinsel taciz davasıyla moralinin altüst olacağını düşünürken o, kariyerinin en zirve noktalarına dayanıp muazzam performanslar sergiliyordu – Hem de Denver, Colorado eyaletine bağlı olduğundan bazı geceler Nuggets deplasmanında bütün kinini kusuyordu-. İşte bunun gibi bazı oyuncular asla kendi hayatlarında işlerin ters gitmesinin performanslarına etki etmesine izin vermiyordu. Carter ise bu süperstarlardan farklı olarak mental ve duygusal yönden daha ayrı bir bünyeye sahipti belki de.

Jordan babasının vefatından yaşadığı tramvayı sayısız şampiyonluklar kazanarak alt etti

Her şekilde Carter’ın düşüşünün en temel nedeni mental olduğunu düşünüyorum.  Sözün bittiği yerde tabii ki o, NBA’de büyük bir başarı yakalamış ve kendi hükümranlığını kurmuştur. Çok az oyuncu onun gibi hem mütevazi ve saygıdeğer bir kişiliğe sahip olup hem de bu seviyede yeteneklerini ve atletizmini ortaya koymuştur. Ama aynı zamanda da çok az oyuncu Vince’den büyük hayal kırıklığıyla anılmayacak. Mesela Allen Iverson bunun gibi bir trajik figür olarak düşünülebilir ama Carter gibi fiziksel yeteneklerle donatılmamıştı. Aksine Iverson potansiyelinden çok daha fazlasını ortaya koymuştu. Vince gerçekten ligin en karakterli oyuncularından birisi ki bu bazı zamanlar ona yöneltiler eleştirilerin bile aşırı olmamasını sağladı. Takım arkadaşları, yaşıtları ve onu izleyen bir jenerasyonca (Toronto taraftarları hariç) çok sevildi. Başarılı bir kariyeri olamadı ama bize bu oyunu izlerken vücudumuzdaki adrenaline  depar attırmasıyla  ve maalesef yitip giden bir Hall-of-Fame oyuncusu olabilme potansiyeliyle ağzımda mayhoş bir tat bıraktı. 




[1] Sixers o 7. maçı alarak Toronto’yu eledi ve sonrasında da Bucks’ı eleyerek Doğu şampiyonu oldu ama NBA Finali’ni Lakers’a kaptırdı.
[2] Serinin 2.maçında Iverson 54 sayı attı. Akabinde 3.maçta Carter 50 sayıyla karşılık verdi.
[3] Sixers’ı tuttuğum ve 15 yaşında olduğum için ergen heyecanıyla kanepeden zıplamıştım sabaha karşı.
[4] North Carolina-Pennsylvania arası da 5 saattir arabayla. Tarafımdan test edilip onaylanmıştır.
[5] Futbolda bunun örneği, demeçlerinden ve hal-hareketlerinden yola çıkarak egosantrik Cristiano Ronaldo’ya karşılık mütevazi ve kibirsiz bir Messi.
[6] Taze fırından çıkan bir olayla örnek vermek gerekirse geçenlerde Love ve Barea molada kavga ettiler: http://www.youtube.com/watch?v=j3nyr0PxxdE
     Daha bir hafta geçmeden de şu ruh halindeydiler (Videonun 2.15inci yerine dikkat) :     http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=j_1dNdumgaE

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder